Evlatların şiddet gördüğü, gözaltında ya da tutuklu olduğu, mutsuz edildiği bir memleketin ‘bayramı’ mı olur?

23 yıllık iktidarın hukuktan gelir dağılımına yarattığı gerileme-çöküş, gelecek endişesinin ortaya çıkardığı duruma demokratik hakkıyla itiraz eden gençlere layık görülen, şiddet, gözaltı ve hapis öyle mi?

İstanbul Üniversitesi’nden İmamoğlu’na destek: Kurtuluş sandıkta değil sokakta

Ben küçükken…

Öğretmen ev resmi çizmemizi istediğinde…

Çatısı kırmızı, bacasından duman çıkan, içinde her biri gülümseyen anne-baba-çocuk olan bir şekil gelirdi pek çok arkadaşım gibi benim de aklıma…

Belki kimimiz çatısız bir evdeydik, bacadan duman çıkaracak kadar kömürümüz, odunumuz dolayısıyla sıcak evlerimiz, hatta çok mutlu hayatlarımız yoktu ama ‘ev’di işte, yaşadığımız, sığındığımız, hayaller kurduğumuz yer…

Yaşıtlarımın çoğu gibi ‘mesafeli seven’ bir babanın çocuğuydum…

Sarılma, öpme, kucaklaşma yazmazdı defterinde…

Çok keyifli olduğu anlarda ‘içinde bir küçük aslan’ geçen aynı masalı anlatırdı, her seferinde ilk kez duyuyor gibi merakla dinlerdim, masal hiç bitmesin isterdim.  

İşten geç geldiği saatlerde, yatmış da olsam uyanıp ayakkabılarını kontrol eder, onları çıkarış şeklinden yorgunluğunun derecesini tahmin ederdim.

Ev ‘büyük’ gelirdi gözüme küçükken, büyüdükçe ‘küçük’ gelmeye başladı bana…

Dışarısı, arkadaşlar, hayat, heyecan, özgürlük…

Ben başladım bu kez geç kalmalara…

Bu kez o…

Ya uyumaz bekler ya da uyumuş olsa da bir süre sonra kalkar ayakkabılarımı kontrol ederdi…

Yaptığım işle, gazetecilikle gurur duyduğunu ama memleket şartlarında kimi endişeleri olduğunu yakın bir akrabamıza söylemişti.

Neyse ki, benim ve pek çok meslektaşımın gazetecilikten hapse girdiğini görmedi, kısa bir süre önce en büyük ve son kucaklaşmamızı yapmıştık çünkü…

Pek çok siyasetçi, gazeteci, sivil toplumcu bir başka deyişle iktidarın hedefine koyduğu kişi gibi benim de ziyaretçim annemdi.

Kapalı-açık görüşlerde, ilk gördüğümde ama en çok giderken gülmeye zorlardım kendimi…

Anneler evlatlarının gözünden ne hissettiklerini anlar çünkü…

Prensip olarak, hapishanede yıllardır siyasi gerekçelerle, hatta kimileri yüksek mahkeme kararlarına rağmen yatan bu kadar insan varken içinde ‘ben’ geçen cümle kurmadım-kurmuyorum.

Bu yazıyı yazma sebebim, iktidar tarafından geleceksizleştirilen gençlerin protesto gösterilerinde uğradıkları şiddet, gözaltı ve tutuklamalar…

Ve elbette bütün toplumun, ama en çok onların anne babalarının ne hissettiği…

Kimi polislerin yere düşen evlatlara ardı ardına vurduğu tekme görüntüleri, yakın mesafeden sıkılan gazlar, gençlerin ‘nolur yapma’ çığlıkları…

Milletvekillerinin, avukatların ‘gözaltında işkence yapıldığı’ ifadeleri…

Devlet üniversitesinden vakıf üniversitesine…

Her sınıftan, düşünceden evlatlar…

Hem alanda kendi konuştuğum hem kimi meslektaşların konuştuğu onlarca metni okudum.

En çarpıcılarından biri Aposto’da olandı. Bir evlat şöyle diyordu:

“Ne yapmışım ben, yurtta yer bulamamışım. Babam bana ayda 10 bin lira gönderirse onlar memlekette darboğaza giriyor. Mezun olunca yüzbinlerce işsizden biriyim. Fotokopicide aylığı 18 bin liraya sabah 8’den akşam 8’e fotokopi çekiyorum. Korkuyorum ya geleceğimden korkuyorum. Parasızlıktan değil ömrümü böyle geçirmekten. Samet, 19 yaşında.”

23 yıllık iktidarın hukuktan gelir dağılımına yarattığı gerileme-çöküş, gelecek endişesinin ortaya çıkardığı duruma demokratik hakkıyla itiraz eden gençlere layık görülen, şiddet, gözaltı ve hapis öyle mi?

Anne babalar gencecik evlatlarını hapiste ziyaret edecekler öyle mi?

Hep beraber bayram kutlayacağız sahi mi?

‘Gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir’ der ya Edip Cansever bir şiirinde…

‘Bayram başta çocuklar, gençler gülüyorsa bayram değil midir?’

Çocukların, gençlerin özgür olduğu, anne babaların evlatlarının yolunu merakla-acıyla gözlemediği bir toplumu oluşturmak herkesin görevi…