Dün genel boykot günüydü.
Gençlerin talebi ve muhalefetin desteği ile “sıfır alışveriş” günü ilan edildi.
Bu bir günlük boykotun iktidarı bu kadar kızdırıp, bu kadar rahatsız edeceği doğrusu kimsenin aklına gelmemişti.
AKP, bu boykot fikrine neredeyse çıldırdı ve son zamanlarda yaptığı fahiş siyasi hatalardan birini daha yaparak bu tavrıyla boykotun büyümesine ve yaygınlaşmasına neden oldu.
Doğrusu, ben de bu boykotun bu kadar geniş bir katılım bulacağını hiç zannetmiyordum.
Öğle saatlerinde çıkıp İstanbul’da dolaştım ve gözlem yapmaya çalıştım.
Önce Kurtuluş’a gittim.
Dükkanlar, lokantalar, marketler diğer günlere oranla epey boştu. Lokantalarda tek tük oturan vardı, çoğu yabancıydı. Marketlere giren çıkan neredeyse yoktu.
Bazı dükkanlar açmamıştı bile.
Tanıdık esnafla sohbet ettim. Yüzde 70 civarında bir düşüşten söz ettiler.
İlginçtir, kızgın değillerdi.
Kendileri de boykota uyuyor, alışveriş yapmıyorlardı.
Oradan Akmerkez’e gittim. Trafik bile boykot edilmişti sanki, yollar boştu.
Akmerkez’de gözlerime inanamadım.
Koca alışveriş merkezinde in cin top oynuyordu.
Zorlu Alışveriş Merkezi biraz daha kalabalıktı ama orası da pek iyi durumda değildi.
İstinye Park’ta yabancı müşteriler vardı ancak tarihindeki en boş günü yaşıyordu muhtemelen.
Tek günlük boykot oldukça etkiliydi.
Tabii benimki dar çerçeveli bir gözlem.
Asıl olarak BKM’nin, yani Bankalararası Kart Merkezi’nin verileri önemli. Ne kadarlık bir düşüş gözlemlemişler, gerçek veri oradan çıkacaktır, tabii açıklanırsa.
Bir başka önemli veri ise AGS Global’in “Boykot Kültürü: Algılar ve Etkiler” başlıklı araştırması.
Alışveriş boykotundan önce 27 Mart-1 Nisan tarihleri arasında yapılmış bir saha çalışmasının sonuçları.
Katılımcı profilinin yaş ortalaması 31,6 ve ankete katılanların neredeyse yarısı Z kuşağı olarak tanımlanan gruptan, yani 18-24 yaş arası.
Katılımcılar “boykot etme nedeni” olarak açık ara “markanın politik duruşu”nu etken olarak göstermişler.
Markanın politik duruşunun boykot üzerindeki etkisi yüzde 72,3.
Bunu yüzde 9,2 ile “ürün ve hizmet kalitesi”, yüzde 5 ile “sosyal medyada yapılan çağrılar” ve yüzde 2,8 ile “çevremdeki insanların tutumu” yanıtları takip ediyor.
Fiyat politikası ve dinî nedenler ise yüzde 1,4 oranlarında etkili boykot kararında.
“Boykotlar sonuç veriyor mu?” sorusuna verilen yanıtlarda, katılımcıların yüzde 58,9’u boykotların işe yaradığını ifade etmiş.
Yüzde 4,3’ü ise “İşe yaramıyor” demiş.
Kısmen yaradığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 36,9.
Araştırmaya katılanların İsrail destekçisi markalara yönelik boykotu destekleme oranı yüzde 50,4. “Boykotu destekliyorum, bu markalardan kesinlikle alışveriş yapmıyorum” diyorlar.
Desteklediği ama bazılarını mecburen kullandığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 29,1. Bu tür bir boykotu desteklemeyenlerin oranı yüzde 15,6.
Yüzde 5’i ise bu konuda bilgi sahibi değil.
Yerli markalara boykotta ise durum biraz daha karışık.
Yüzde 44,7 “Vatandaşın tepkisini göstermesi açısından önemli” bulduğunu söylüyor.
Yüzde 34,8’i “Yerli markalar için olumsuz sonuçları olabileceğini” düşünüyor.
Yüzde 31,2’si ise “Ekonomik etkileri göz önünde bulundurularak dikkatli bir şekilde yapılması gerektiği” inancında.
Gereksiz bulanların oranı ise sadece yüzde 3,5.
Boykotun ekonomiye zarar vereceğini düşünenlerin oranı ise yüzde 59,6.
Etkilemez diyenler yüzde 27,7. Kararsız kalanlar ise yüzde 12,8.
Yani işin özü, toplumda “boykot” fikrinin bir karşılığı var.
Gürkaynak’tan boykot üzerine
Türkiye’nin önde gelen avukatlarından ve Türkiye vergi rekortmenlerinden Gönenç Gürkaynak, sosyal medya hesabında “boykot”un hukuki anlamı üzerine çok hoş bir yazı kaleme almış.
Bu değerlendirmenin sosyal medya ile sınırlı kalmaması gerektiğini düşündüğüm için sizinle paylaşmak istedim.
“Boykot konusunun hukuki boyutunu, teknik terimlere, geçmiş dosya referanslarına ve mevzuat maddelerine girmeden yalın biçimde anlatayım:
Politik ifade özgürlüğünün boykot boyutu yeni çıkmış yahut ülkemize özgü bir konu değildir. Bu tür eylemlerin kutupları keskinleştirici ve kucaklaşmayı zorlaştıracak boyutları olup olmadığı tartışılabilir, ama zaten eziyete ve adaletsizliğe maruz kaldığını düşünen ve sesinin inatla duyulmadığını bilen bir toplum kesimi varsa ona kucaklaşmaya alan bırakmasını söylemek de zordur.
Aynı şekilde, politik ifade özgürlüğünün bir unsuru olarak kullanılan boykot enstrümanına sırf belli noktalarda ekonomik kayba yol açıyor diye haksız fiil özellikleri yüklemek de mümkün değildir.
Nitekim burada kullanılması gereken kavram da “zarar” kavramı değildir, “etki” kavramıdır. Elbette tepkiye maruz kalan noktalar yönünden zarar algısı oluşabilir. Ancak hukuken, sahada bu uygulamaya gidenler yönünden zarar kastı değil sesini duyurma kaygısı olduğu düşünülür. Bu sebeple, bu tür boykotlar belli bir olgunluk seviyesine gelmiş anayasal düzenlerde ifade özgürlüğünün bir parçası olarak çözümlenirler. Etkisinin içinde ekonomik kayıp var diye zarar kavramına sığınarak ifade özgürlüğünün baskılanması yoluna gidilmez.
Bundan 60 sene evvel ABD’de Mississippi eyaletindeki Claiborne County’deki siyah Amerikan vatandaşları ayrımcılığı ve eşitsizliği protesto etmek için beraberce boykot yoluna başvurduklarında da durum böyleydi, bugün de durum aynı. O dosya 16 sene sonra ABD Yüksek Mahkemesi tarafından oy birliğiyle ifade hürriyeti çerçevesinde çözümlendiğinde, zaten medeni memleketlerin tamamına yakınında vatandaşın ticari boykot suretiyle sesini yükseltmesinin zararı değil ifadeyi hedefleyen bir eylem olduğu kabul edilmişti. O tarihten bile 43 sene sonra, 2025 senesinde, bu temel hukuki konulardaki evrensel ifade özgürlüğü kazanımlarını tartışmaya açmak yerine “vatandaş ne demeye çalışıyor” konusuna kulak vermeyi denemek de mümkün. Bunun için tek gereken, duyma niyeti.”
Şimşek’in fikrini öğrenmiş olduk
Boykot ve marka protestoları ile ilgili hemen herkes konuştu, bir kişi pek konuşmadı.
Mehmet Şimşek.
Ekonominin patronu siyasete fazla bulaşmadan, kendi işini imkan sağlandığı ölçüde, inandığı biçimde yapmaya çalışıyor besbelli.
Son dönemdeki tutuklamalar, hukuksuzlukların ya da hukuka yapılan siyasi baskılar hakkında da pek bir şey söylemedi Şimşek.
Sadece bu işlerin ortaya koyduğu ekonomik faturayı ödemeye çalışıyor.
Başkalarının yediği yemeğin bedelini ödüyor bir anlamda.
Batık şirketin hovarda yönetiminin muhasebecisi gibi.
Maaşları ve kapıdaki alacaklıların parasını nasıl ödeyeceğini düşünürken, şirket yönetiminin önüne koyduğu gereksiz harcamaların faturasına öncelik tanımak zorunda kalan CFO sanki. Üstelik de şirkete zorla getirildiği halde bu belalar onun başında.
Mehmet Şimşek konuşmuyor ama bazı eylemleri ile fikrini anlayabiliyoruz.
Hazine ve Maliye Bakanı son olarak Brüksel’de uluslararası yatırımcılarla yapılacak bir toplantıya TÜSİAD Başkanı Turhan ve TÜSİAD YİK Başkanı Ömer Aras’ı da davet etti.
Şimşek’in bu tavrı çok açık biçimde bu kişilere koyulan yurt dışı yasağını ve hatta haklarında açılan davaları son derece yanlış bulduğunu söylemeden anlatıyor.
Bakan, iktidara “Bu adamlar bana lazım, ülke için önemli. Düşün yakalarından. Bırakın işlerini yapsınlar” diyor nezaketle.
Böylelikle Şimşek’in fikrini de öğrenmiş olduk, aldığını yanıttan siyasetteki etkisi ya da ağırlığını da.
Aldığı yanıt ne!
Kaba bir “Hayır”
Her iki iş insanının da Bakan Şimşek’in heyetinde yurt dışına çıkmasına izin verilmiyor. Yatırımcı toplantısına katılmaları mümkün olmayacak.
Peki sizce bu Türkiye’ye yatırımcı gelir mi!
Tabii ki gelmez.
Cumhurbaşkanlığında yeni bir yatırım ofisi kurup bayına Hafize Gaye Erkan’ı getirsen de gelmez.
Bu ikisinin elbette finans çevrelerinde bir hatırı vardır.
O hatır toplantıya getirir ama paralarını getirmez.
Hiç boşuna ümitlenmeyin!
O konser anca 2028’de olur
Trevor Noah ve Ane Brun’den sonra MUSE da DBL’in organizasyonuna katılmayacağını ve Türkiye’ye gelmeyeceğini duyurmuş.
“2026’da geliriz” demişler ve bundan böyle DBL Entertainment ile çalışmayacaklarını duyurmuşlar.
Bence gelemezler.
2026’da gelmelerine izin verilmez.
”Siz bizim yapımcımızı protesto mu ettiniz. Gelemezsiniz” yanıtı alacaklarından hiç kuşkum yok.
Bu yüzden MUSE hayranları 2028’i beklemek zorunda.
Tek iyi haber
Günün iyi haberi, Çatalca’nın 18 yaşında ilkokulu bitirmeyi başarmış, dahi ama terbiyesiz müftüsüne soruşturma açılması.
Böyle birinin, bu dönemde dahi din adamı kisvesi altında dolaşması kabul edilemezdi.
Umarız görevden alınır.
Gerçi alınsa ne olacak.
Yeni Halil Konakçı olarak piyasaya çıkar.
NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?
Mourinho olmanın insan olmaya yetmediğini anladığımız zaman.