İmamoğlu vakasında, muhalif kitledeki siyasi zorbalık, keyfi ve politize yargı algıları apati halini eylemliğe dönüştürdü.
18 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptaliyle başlayan siyasi kriz ciddi bir kırılma yarattı. Bu süreci başta demokratik gerileme, yargının siyasallaşması ve toplumsal hareketler olmak üzere pek çok başlık altında hiç şüphe yok ki uzun süre inceleyeceğiz, tartışacağız ve anlamaya çalışacağız. Bunu hakkınca yapabilmek için belki henüz erken, çünkü sarsıntı çok taze ama yine de şimdiden göze çarpan önemli hususlar var. Bunlardan bir tanesi, son yıllarda içlerinde benim de olduğum bir grup araştırmacının çalışmalarına konu olan siyasi soğuma, katılım iştahsızlığı ve apati ile ilgili.
Kayıtsızlık değil hayal kırıklığı
Kurumlara güvensizlik, mevcut siyasi alternatifleri birbirinden kötü görme, doğru bilgiye erişilebileceğine dair inancı kaybetme, sıradan vatandaşın siyasete etki edemeyeceği inancı ve netice itibariyle siyasete yönelik yoğun şüphe, yaptığımız araştırmalarda karşımıza sık sık çıkıyordu.
Bu “siyasi soğukluğu” pek çok parti ve yaş grubunda gözlemlesek de özellikle genç seçmenlerde yüksek seviyede ölçüyorduk. Orta ve daha üst yaşlarda partizan duygular siyasi ilgiyi her şeye rağmen yukarı çekerken, gençlerde parti aidiyetinin zaten zayıf olması, siyasete topyekûn mesafe koyabilmeyi kolaylaştırıyordu. Ayrıca, haber almak için TV kanalları yerine sosyal medya kullanımı, gençleri kitlesellikten bireyselliğe itiyor, bu da yine iki kutuplu Türkiye siyasetinde onları anaakım siyasetin dışına itebilen bir etki yapıyordu.
Gençlerle yapılan daha derinlemesine görüşmeler bu mesafenin kayıtsızlıktan değil, kendini (hayal kırıklığından) koruma çabasından kaynaklandığını ortaya koyuyor ama bu fark siyasi katılım açısından fazla değişiklik yaratmıyor gibiydi. Gençler öfkeliydi ama bu öfke kendine net bir hedef bulamıyor, öyle olunca içe dönüyor ve gençleri depresif tutumlara itiyordu.
Sandık dışı ifade imkânları
Siyasi soğuma ve apati konusunda ülkemize has bir başka olgu da siyasi inançsızlığın, yüksek sandık katılımıyla aynı anda varlık göstermesiydi. Görüyorduk ki, duygularda ölçtüğümüz yüksek olumsuzluk seçmeni yine de sandıktan koparmıyordu. Yani seçmen sandığa gidiyor, ama bunu yoğun bir inançsızlıkla yapıyordu.
Demokratik siyasetin olmazsa olmazı olan sokak siyaseti ise 2013’teki Gezi protestolarından sonra ağır baskıyla caydırılmış, sosyal medya paylaşımları dışında kendini sandık dışı ifade kanalları büyük ölçüde ortadan kalkmıştı.
Böyleyken 10 günde tablo değişti. 18 Mart’ta CHP’li İmamoğlu’nun üniversite diplomasının iptali, ertesi gün bu kez kendisinin ve yakın çalışma arkadaşlarının yolsuzluk ve terör suçlamalarıyla göz altına alınması, sonra kiminin yolsuzluk kiminin terörden tutuklanıp Silivri’ye gönderilmesiyle 12 yıl sonra yeniden ve tıpkı 12 yıl önceki gibi yine üniversite öğrencilerinin failliğiyle başlayan sokak eylemleri gün gün daha fazla büyüyerek siyasete damga vurdu.
“Hasta ameliyat ortasında uyandı”
Peki ne oldu, nasıl oldu? Siyasete en mesafeli görünenler nasıl olup da en önde sokağa çıktılar? Sokak hareketleri bitti denirken 12 yıl sonra birden meydanlar nasıl doldu?
Ozan Gündoğdu Trend Topic’de bunu “Hastanın ameliyat ortasında ayılması” olarak açıklıyor ve diyor ki, hasta uyandı ama ameliyat devam etmek durumunda ve hasta çığlık çığlığa bağırıyor. Sanıyorum apati durumundan eyleme geçiş, bir cümleyle ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi.
Peki gelelim kritik soruya: hasta ameliyat ortasında nasıl uyandı? Bunu ampirik veriler ışığında önümüzdeki günlerde daha iyi anlayıp değerlendirebileceğiz. Ama şimdilik birkaç tespit mümkün.
Zorbalık algısı
Birincisi şu: apati ve eylemsizliğin başlıca sebeplerinden biri kafa karışıklığı ve zihinsel bulanıklıktı. Bu operasyon ise kafa karışıklığına izin vermeyecek kadar “kör gözüm parmağına” şeklinde oldu. Bir partinin cumhurbaşkanı adayı ilan edilmesine günler kala önce 30 yıl önce aldığı diplomasını iptal edip arkadan yolsuzlukla, üstüne terörle suçlamak özenli bir propagandayla bile donatılmamış, kaba saba bir zorbalık olarak algılandı. “Seni sahte diploma sahibi ilan ediyorum, ayrıca rüşvetçi ilan ediyorum ve ilaveten terörist ilan ediyorum” gibi bir yaklaşım fazlasıyla zorlama ve keyfi bulundu.
Keyfi yargı algısı
Bu önemli, çünkü yargının keyfi ve siyasi işlediği algısının oluşması, otoriter bir iktidar için bile ciddi zaafiyet yaratabilir. Neticede, en baskıcı rejim bile 1 milyon kişi sokağa dökülüp isyan ederse buna kayıtsız kalamaz. Ancak, 1 milyon kişinin eş zamanlı olarak sokağa çıkması son derece zordur. Çünkü bunun için hepsinin eş zamanlı olarak rejimin meşruiyetini kaybettiğine dair ortak bir sinyal alması gerekir ve bu, nadiren gerçekleşir. Çoğu zaman, biri keyfi ekonomik politikalardan, diğeri cinsiyetçilikten, bir başkası ise daralan hak ve özgürlüklerden şikayetçidir ve tepkileri farklı anlarda ortaya çıkabilir. Bu da otoriter rejimlerin ömrünü uzatan bir dinamiktir. Rejim, farklı grupları farklı zamanlarda bastırarak kolektif bir direnişle karşılaşmaktan kaçınır.
Politize hukuk algısı
Öte yandan, aynı anda pek çok farklı kesime “meşruiyet kaybı” sinyali verecek, onları eş zamanlı olarak harekete geçirecek ve “bu eylem vaktidir” mesajını iletecek bir unsur varsa, o da hukukun keyfi işlediği algısıdır. Hukuki kurallar ve gelenekler büyük ölçüde net olduğu için, hukukun ihlali diğer ihlallere kıyasla herkes tarafından çok daha kolay fark edilir.
Nitekim 18 Mart sürecinde bu olmuş görünüyor. 24 saat içinde bir cumhurbaşkanı adayının hem diplomasının iptal edilip hem yolsuzluktan hem de terörden suçlanıp, belediye başkanlığının elinden alınıp, ardından hapse yollanması, kafalarda hukukun siyasetten bağımsız işleyip işlemediği konusunda pek soru işareti bırakmadı ve vatandaşlara net bir keyfiyet sinyali yolladı. Seçmeni apatiden eyleme iten de büyük ölçüde bu netlik oldu.
Yanlış değerlendirilen apati
İkinci gözlemim, iktidara yakın çevrelerin seçmen apatisini yanlış değerlendirdiğine dair. Seçmenlerin siyasete yönelik “takipsizliği” ilgisizlikten değil umutsuzluktandı. Ama cılız da olsa tutundukları bir dal, yani “seçimler” vardı. “Apatetik denge” böyle tesis olmuştu. Sokak hareketi yoktu, ama fazla rekabetçi olmasa da seçimler mevcuttu. Seçilmiş belediye başkanını yargı yoluyla bertaraf etme girişimi, seçim sonuçlarına müdahale, yani tutunulan son dalı kırmak olarak algılandı. Dolayısıyla denge bozuldu, kap taştı.
Bunlar işin talep tarafı. Elbette bir de arz tarafı var. Son 10 günde CHP toplumsal talebe karşılık vermeyi bildi. Yaşanan siyasi şok CHP içi bölünmeleri seçmen için zaten anlamsız ve önemsiz hale getirmişti. Dolayısıyla kendini birleşmiş bir muhalefete liderlik etmek durumunda bulan CHP burayı yönetmekte çok zorlanmadı. Özgür Özel karakterinden gelen yüksek enerjisiyle adrenalin dolu bu 10 güne kolay ayak uydurdu ve liderlik etti. Enerjiyi söndürmeden, odağını dağıtmadan, başka bir forma sokmaya çalışmadan, dalganın bazen üstünde, bazen içinde gitmeyi başardı.
Muhalefet şimdilik geriletilemedi
Peki ya bundan sonra ne olur? Bana göre, yorum yapmak için henüz erken. Ancak şunu söyleyebiliriz. Bu operasyonun motivasyonu şayet muhalefeti geriletmek idiyse, şimdilik pek başarılı olmuş görünmüyor. Eğer bildiğimiz haliyle seçimler ortadan kalkmadıysa, dirilmiş toplumsal muhalefet iktidar yanlısı beklentilere tam ters yönde sinyal veriyor.
Dış politika ve güvenlik bağlamından bakarsak da yine olası iktidar hedefleriyle uyumlu bir tablo söz konusu görünmüyor. Son birkaç aydır, dünyanın güvensiz bir dönemden geçtiği, bu sebeple içeride safları sıklaştırmak gerektiği ile ilgili güvenlikçi bir söylem arz ediliyor, hatta Kürtlerle yürütülen barış süreci bu söylem üzerine inşa edilmek isteniyordu.
İktidara da muhalefete de dikkat
Fakat apati kaynaklı durağanlıktan eylemliliğe giden son gelişmeler safları sıklaştırmak şöyle dursun, toplumun üstüne adeta balyoz gibi inerek fay hatlarımızdan çatır çatır kırılmamıza yol açtı ve gerçekten toplumu bir arada tutmak isteyen bir iradenin var olduğuna dair inançları sarstı.
Şu şartlarda önümüzdeki günlerde dikkatle takip etmeye değer iki dinamik var. Bir tanesi iktidarın hedef ve araçları arasındaki uyumsuzluğu tekrar gözden geçirmesini sağlayacak bir iç denge mekanizmasının devreye girip girmeyeceği. İkincisi, toplumsal muhalefetin bu birleşik ve eylemli halinin ne derece sürdürülebilir olacağı. İzleyip göreceğiz.