Ana muhalefet partisi CHP’nin bir ivme kazandığı açık. İmamoğlu ve arkadaşlarının tutuklanması, CHP’li belediyeleri “silkelemek” için yargının devreye konulması, muhalif gazetecilerin göz altın alınması, tutuklanması Meclis’e sunulmuş veya sunulmak üzere olan yeni baskı kanunları yatırımcıyı tedirgin ettiği gibi hukuk ve özgürlük hassasiyeti olan insanları da tedirgin etti.
Meydanlar bu yüzden doldu. CHP’nin pazar günkü “ön seçim”ine bu yüzden milyonlar katıldı. Dindar, mütedeyyin, musalli insanlar biliyorum ki, gidip oy kullandılar.
CHP bu tabloyu kendi ‘kerametinden’ sanmamalı, bu kitleleri kucaklayacak fikir genişliğine ve gönül açıklığına sahip olmalı, bunun dilini ve davranışını gerçekleştirmelidir.
Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın, 70 yıl geçmişte kalmış Tek Parti rejimini neden sık sık hatırlatarak duygulara seslendiğini herkesten çok CHP’liler düşünmelidir.
CHP tabii ki eski CHP değil, bu yönde mesafe aldı fakat önünde yürümesi gereken uzunca bir yol var.
‘SADECE TÜRK BAYRAĞI’
CHP Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Günaydın, İmamoğlu’nu Silivri’de ilk ziyaret eden şahıs oldu. Çıkışta İmamoğlu’nun şu mesajını aktardı:
“Saraçhane’ye herkesin geldiğini görüyorum bundan büyük bir mutluluk duyuyorum. Orası çeşitli siyasal parti bayrakları ile sahiplenilecek yer değildir. Orada bir tek bayrak olmalıdır o da Türk bayrağı…”
Miting ve yürüyüşlerde “marjinal” denilen gruplar ve bayrakları da vardı. Bunların geniş halk kitlelerini tedirgin edeceğini söylemek için araştırma yapmaya bile ihtiyaç yok. Modası çoktan geçmiş. Totaliter fraksiyonlar…
İmamoğlu’nun “Orası çeşitli siyasal parti bayrakları ile sahiplenilecek yer değildir” sözünün matufiyeti açık değil mi?
Bu hassasiyete CHP yönetimi önceden sahip olmalıydı, en azından geçmişte yaşanmış tecrübelerle düşünerek “sadece Türk Bayrağı” açıklamasını ta en başta yapmalıydı.
Elbette CHP bir parti, İmamoğlu da CHP’li… Türk bayrağı ve CHP flaması da denilebilirdi.
Böyle konular asla “ayrıntı” sanılmamalıdır. Geniş kitlelerin duygularıyla ve “birleştirici olmak” kavramıyla ilgili önemli konulardır.
Erdoğan içinden geldiği kitlelerin duygularını bildiği için ana muhalefete sürekli marjinal gruplarla iç içe gösteriyor. İktidarın kontrolü altındaki TV’ler, İmamoğlu’nu da haklı olarak rahatsız eden flamaları ve görüntüleri ekrandan eksik etmiyor.
BOYKOT SORUNU
Diğer bir konu, Genel Başkan Özgür Özel’in “boykot” çağrısıdır.
Özel’in yargı operasyonu konusunda dirençli ve aktif bir performans gösterdiği bellidir.
Mahalli seçimlerdeki başarıda “milliyetçi demokratlar, muhafazakâr demokratlar, Kürt demokratlar”ın katkısını ifade etmesi de güzeldi. Yine Özel’in “devleti kuran parti olarak devlet-millet rekabetinde bazen yanlış tarafta durduk, artık hep millet tarafında olacağız” sözünü takdirle tahlile eden bir yazı da yazmıştım.
Fakat “boykot” çağırısını yanlış buluyorum. Bir siyasi parti hasmane davranan bir TV kanalını, bir gazeteyi elbette eleştirebilir. Hatta boykot çağrısı yapmasını da bir ölçüde anlamak mümkün.
Bunu Erdoğan da yapmıştı, hem de elindeki kamu gücü tarafsızlık gerektirdiği halde…
Fakat CHP’nin boykota ticari kuruşları da katması yanlıştır.
SERMAYE AYIRIMCILIĞI
Bu iktidarın MÜSİAD-TÜSİAD arasında ayırımcılık yapması ekonomiye çok zarar verdi. TÜSİAD’ı “ihanetle” suçladı. “Kapıları kapatmakla” tehdit etti… Bugün anlaşılıyor ki, iktisadi eleştirileri dikkate alsaymış ülkenin yararına olurmuş.
28 Şubat’ın “yeşil sermaye” zırvası hatırlardadır.
CHP nasıl farklı kitleleri kapsamak için ideolojik kalıpların dışına çıkmalıysa, ekonomide ve hukukta da kamu tarafsızlığına öylesine değer vermelidir.
Türkiye için çıkış yolu; bir “bizden”in gidip, öbür “bizden”in gelmesi değil, bu ayırıma son verecek “hukukun üstünlüğü” ve “kamu gücünün tarafsızlığı”dır.
Şirketler, firmalar, yatırımcılar hukukun üstünlüğüne de siyasetin kamusal tarafsızlığına da güvenebilmelidir. Yatırım güvenliğinin bir şartı budur.
Hülasa-i kelam, seçimlere en az iki buçuk yıl var. CHP’nin başarısı, geniş kitlelerde “bunlar daha iyi yönetir” güvenini yaratmasına bağlıdır.