İktidar, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’den şikâyetçi. Haksız da sayılmaz. Özgür Özel, AKP iktidara geldiğinden bu yana siyasetin paradigmasını değiştirdi. İlk kez siyaset AKP’nin kurallarıyla, AKP’nin sahasında oynanmıyor. CHP yeni bir direniş alanı açtı. Siyasetin merkezi buraya kaydı. CHP’nin açtığı bu alan halk iradesine dayanıyor. Tek meşruiyet kaynağı, halkın sandığa yansıyan iradesi olan AKP ise halk iradesini tanımayan bir iktidar durumuna düştü. Bir meşruiyet sorunu ortaya çıktı.
Sn. Özgür Özel’e yönelttiği eleştirilerden biri de Türkiye’yi yurtdışında yabancılara şikâyet ettiği, Türkiye’yi kötülediği. Sn. Cumhurbaşkanı bu eleştiriyi yaparken aynı günlerde Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Konseyi Türkiye ile ilgili ivedi bir toplantı yapıyor ve bir bildiri kabul ediyordu. Bildiride, muhalefet partisinin seçilmiş temsilcilerinin tutuklanmasına son verilmesi, İmamoğlu da dahil olmak üzere tutuklananların serbest bırakılması talep ediliyor. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması ve yerlerine kayyum atanması kınanıyor ve bu uygulamaların Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’nın ihlali olduğu belirtiliyor. İmamoğlu’nun tutuklanması için “demokrasiye saldırı” ifadesi kullanılıyor.
Adalet Bakanı Sn. Yılmaz Tunç bu bildiriyi beğenmemiş olacak ki “iç hukuka müdahale” olarak nitelendirdi.
2. Dünya Savaşı sonrasında insan hakları büyük bir devrim geçirdi. O zamana dek devletle birey arasındaki ilişkiler devletin egemenlik yetkisine tabi, devletin iç işi olarak görülürdü. Uluslararası hukukun özneleri sadece devletlerdi. Bireyin insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürmesini öngören ve herkesin insan olduğu için doğuştan sahip bulunduğu haklar, devletin takdirine bırakılınca devletin kendi vatandaşlarına neler yapabileceğini 2. Dünya Savaşı göstermişti. Böyle kitlesel insan hakları ihlalinin yenilenmesini önlemek amacıyla savaş sonrasında insan hakları, B.M. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’yle başlayacak bir dizi uluslararası sözleşmeler ağı ile çevrildi ve korumaya alındı. Devletler insan haklarına ilişkine egemenlik yetkilerini uluslararası kuruluşlarla paylaştılar.
Bunun sonucu insan hakları devletlerin iç işi olmaktan çıktı. Bütün uluslararası toplumun sorunu oldu.
1993 Dünya İnsan Hakları Konferansı’nın Türkiye’nin de kabul ettiği sonuç bildirisi “insan haklarının korunması ve geliştirilmesi, uluslararası toplumun meşru ilgi alanıdır” der.
Bu nedenle bir devletin temel hak ve özgürlükleri ihlal etmesi karşısında ilgili uluslararası kuruluşların ve devletlerin eleştirmeleri, ihlale son verilmesini istemeleri “iç işlere” ya da “iç hukuka müdahale” değil, uluslararası hukuktan doğan hakkın kullanılması niteliğini taşır.
Savaş sonrasındaki insan hakları devriminin doğurduğu başka bir sonuç da, uluslararası hukuk öznesinin sadece devlet olmaktan çıkarak bireyin de uluslararası hukuk öznesi olması.
Yeni düzende bireyin temel hak ve özgürlüklerinin korunması uluslararası hukukun temel ögesidir. Uluslararası hukuk öznesi olarak birey, temel hak ve özgürlüklerini ihlal eden devleti uluslararası kuruluşlara, uluslararası topluma şikâyet edebilir. Bunun da ötesinde devlet, Türkiye gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olmuşsa, kendi devletine karşı dava dahi açabilir.
Yeni uluslararası düzende devletler, insan hakları ihlallerinden dolayı hukuken sorumludurlar. İnsan haklarını ihlal eden devlete karşı bireylerin ve devletlerin şikâyet hakkı vardır. Devleti şikâyet savaş sonrası kurulan uluslararası insan hakları düzeninin temelidir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi yürürlüğe girdiği yıllarda devletten devlete şikâyet temeline dayanıyordu. Bir uyarı sistemi öngörüyordu. Buna göre Sözleşme’ye taraf bir devlet, kendi ülkesinde ciddi insan hakları ihlallerine yol açarsa, öbür devletler Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na başvurarak bu devleti uyarıyorlardı. Bu sistem sonraki yıllarda bireyin kendi devletini şikâyet etmesi hakkına dönüştü. Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açılan davaların yüzde 98’i bireylerin kendi devletlerine açtığı davalardır.
Türkiye, insan haklarını uluslararası sözleşmelerle çevreleyerek koruyan uluslararası sistemin bir parçasıdır. Böylelikle devlet, Türkiye’de yaşayan bireylerin temel hak ve özgürlüklerini ihlal ettiği takdirde uluslararası kuruluşlara şikâyet edilmeyi kabul etmiştir. Bireylerin devlete karşı şikâyetleri için türlü yollar mevcuttur. Bireyler iç hukuk yollarını tükettikten sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) dava açabilir. AİHM kararlarının uygulanması zorunludur. Türkiye, Anayasası’nın 90. Maddesine eklediği bir cümleyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni kendi yasalarının önüne geçirmiştir. Buna göre, Sözleşme ile ulusal yasa arasında bir çelişki varsa, esas olan Sözleşme’dir.
2004 yılında yani AKP iktidarı döneminde yapılan bu değişiklik, insan haklarının uluslararası korunmasına verilen önemi göstermektedir. Ne yazık ki Anayasa 90. Madde kâğıt üzerinde kaldı.
AİHM’e dava açmak dışında, devleti şikâyet etmesinin başka yöntemleri de mevcuttur. Avrupa Konseyi organlarının toplantılarına katılan temsilciler, ülkelerindeki insan hakkı ihlallerine dikkat çekebilirler. Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi’nin (AKPM) toplantılarına katılan milletvekilleri ya da Yerel Yönetimler toplantılarına katılan yerel yöneticiler bu türlü şikâyetleri dile getirebilirler.
Bunun dışında şikâyetler BM İnsan Hakları Konseyi’ne yapılabilir. Kadına Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi gibi belirli konulardaki sözleşmelerde de ayrı şikâyet mekanizmaları mevcuttur.
Hakları ihlal edilen bireyler iç yargı yollarının etkili olmadığı durumlarda uluslararası şikâyet yollarına başvururlar. Türkiye’de yaşayanlar bakımından da bu geçerli. Özellikle baskının arttığı, demokrasinin gerilediği dönemlerde Türk vatandaşlarının da bu yollara başvurduğunu görüyoruz.
Örneğin, 28 Şubat döneminde AKPM’deki toplantılara katılan Türkiye Heyeti’ndeki Refah Partisi milletvekillerinin AKPM toplantılarında hükümeti eleştiren konuşmalar yaptıklarını, ayrıca basın toplantıları düzenleyerek Türkiye’deki baskıları anlattıklarını, o dönemde Avrupa Konseyi’ndeki Büyükelçi olarak tanıklık etmiştim. Türkiye’ye döndüklerinde kimse Refah Partisi milletvekillerini “Türkiye’yi dışarıya şikâyet ediyorsun” diye eleştirmemişti. Refah Partisi milletvekillerinin yaptığı oyunun kurallarına uygundu.
Bütün bu nedenlerle insan hakları bakımından “dışarısı”, “içerisi” diye bir ayrım yapmak yanlış olur. Devletler insan haklarına ilişkin Sözleşmelere, bu Sözleşmelerle kurulan şikâyet mekanizmalarına taraf olarak bunları içselleştirmişler, kendi hukuk sistemlerinin bir parçasına dönüştürmüşlerdir. Bunun en iyi örneği, ulusal yasa ile bir çelişki durumunda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin esas alınmasını öngören Anayasa’nın 90. Maddesi.
Günümüzde uluslararası hukuk ile ulusal hukuk birbirlerini tamamlayan tek bir sistem oluşturmakta. Demokrasiyle yönetilen devletler demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi ortak değerler çevresinde toplanarak bu değerleri yaşama geçirecek mekanizmaları kurmuşlar ve tek bir ortak alan yaratmışlar. Bu değerler açısından sınırlar geçerliliğini yitirmiş.
Türkiye’de ağır insan hakları ihlalleri meydana gelirken, yargı iktidarın sopası olarak kullanılırken bunları görüp rapor eden yabancı gazetecilerin sınır dışı edilmesi ya da bunları yurt dışında dile getiren muhalefet liderinin “Türkiye’yi dışarıya şikâyet etmekle” suçlanması, ancak hakikatin bilinmesini önlemek kaygısıyla açıklanabilir.