Son yıllarda savcılarımızın en sevdiği suç “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek.”
Bu sayede iktidarın sevmediği herkes ile ilgili soruşturma açabiliyorlar.
Aslında “yatarı olmayan” bir suç bu ama savcılarımız seviyor.
Başına örtü bağlayıp uçakta video çeken sosyal medya fenomenini de gazeteciyi de politikacıyı da bu nedenle soruşturup, Ümit Özdağ gibi örneklerde olduğu gibi hapse bile atabiliyorlar.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin artık sağlığına iyice kavuştuğunu bayram nedeniyle yayınladığı mesaj sayesinde öğrendim. Geçmiş olsun dileklerimi bu vesileyle iletmiş olayım.
Kanuni Sultan Süleyman “halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi/olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” demişti; bunu da aklının bir köşesinde tutsun derim.
Bahçeli, İstanbul’un seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik kumpasları protesto etmek için meydanlara toplananlara ve CHP yönetimine çok kızmış.
“Sokak çare değildir. Sokağa davet edilenlerin karşısına 15 Temmuz’da olduğu gibi başkaları dikilirse kaçınılmaz çatışma nasıl önlenecek, olayların önüne nasıl geçilecektir” diye soruyor.
Bu bir soru cümlesi ama aslına bakarsanız Bahçeli’nin “eski sağlığına” kavuştuğunu gösteren bir tehdit!
Önce şunu söylemek lazım ki bugün sokaklarda demokrasi ve hukuk arayanlar da tıpkı 15 Temmuz’da sokağa dökülenler gibi “darbecilere” karşı haklarını, oylarını, seçip göreve getirdiklerini korumak için sokaktalar.
Aralarında bu açıdan bakınca fark yok.
Darbeci, seçimle göreve geleni devirmek, vatandaşın oy tercihlerini gasp etmek için darbe yapar.
Bu nedenle darbecinin hangi silahı kullandığının, üzerinde nasıl bir kılık olduğunun önemi yoktur. Ha cüppe giymiş, ha askeri üniforma, ha takım elbise. Fark etmez.
Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, göstericilerin çevreye zarar vermesini ya da çevredekilerin göstericilere zarar vermesini önlemek görevi, devletin güvenlik güçlerine aittir.
Anayasal bir hakkın kullanımı, sokak eşkıyalarının insafına bırakılmaz.
Devlet Bahçeli’nin bu tehdidi, tam anlamıyla “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçunu oluşturuyor.
Halkın bir kesimini, diğer bir kesimiyle tehdit ediyor.
Bu suçu çok seven savcıların yalandan da olsa bir fezleke yazmalarını beklemek gerekirdi aslında.
Bahçeli’nin bu tehdidi, 12 Eylül öncesine yönelik bir özlemi mi ifade ediyor yoksa tam da öyle bir planın parçası mıdır, bilemem.
Erdoğan, 12 Eylül öncesinde neyin yaşandığını, hangi saiklerle yaşandığını hatırlayacak yaşta. O tuzağa çekilmemeye gayret etmesini öneririm.
Toplantı ve gösteri hakkını kullananlara karşı sokağa başkalarını çıkarma tehdidini ortaya sürmekteki amacı iyi düşünsün.
Sonra bir kez daha “Rabbim beni affetsin” demek zorunda kalmasın.
Bugün bu hakkı kullananları protesto etmek de elbette bir haktır.
Onlar da gösterilerini gider başka yerde yaparlar, kimse kimseye bulaşmazsa sorun olmaz.
Bahçeli “bayram tehdidinde” bir şey daha söylüyor ki bu sözünü sonuna kadar destekliyorum:
“Demokrasi dışı arayışlara girişenler bedelini ödemeye de hazır olmalıdır!”
* * *
Kılıçdaroğlu’nun “hizmet aşkı!”
Kılıçdaroğlu, gerçekten memlekete ve partisine hizmet aşkıyla doluysa yan cebine konulacakları beklemeden kenara çekilmeli
Eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu
Eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Sözcü’den Saygı Öztürk’ün, olağanüstü kurultayda aday olup olmayacağı sorusunu şöyle yanıtladı:
“Ben ilk genel başkanlıktan beri hiçbir zaman çıkıp ‘Genel başkan adayıyım’ demedim. Yani, genel başkan adayı olacağım diye konuşmadım. Benim söyleyeceğim partinin demokratik bir kurultay yapması.”
Türkiye’de bu işlerin nasıl döndüğünü bilmesem bu fedakârlık ve hizmet aşkını görünce göz yaşlarıma hâkim olamazdım.
Ne yazık ki Türkiye’de yaşıyorum, bu meslekte yarım yüzyılı doldurmak üzereyim.
Memleketimizin havasından mıdır, suyundan mıdır bilmem ama bizim politika dünyamızda gücü eline geçirmek için bir kolunu feda etmeye hazır olanlar, hiç oralı değilmiş gibi yaparlar.
Yandaşları vardır, plan da zaten öyle yapılmıştır. Kendisi doğrudan “adayım” demez, yandaşları aday gösterir, onlar imza toplar vs.
Bunlar da ne yapsın, halkın bu teveccühü ve ısrarına daha fazla dayanamazlar ve kendilerine tevdi edilen görevi kabul ederler.
Kılıçdaroğlu da bu eski Kızılderili numaralarından birini yapıyor.
Kendisi talip olmamış da ısrar etmişler, kaç seçim kaybettiğini kendisi bile unuttuğu halde o koltukta oturmaya devam etmiş.
Şimdi yine teveccüh gösterirlerse kendisi o kadar istemese bile ne yapsın, gidip mecburen genel başkanlığı yan cebine koyuverecekmiş!
Normal şartlar altında Kılıçdaroğlu kaybettiği ikinci hadi bilemediniz üçüncü seçimden sonra kenara çekilmeyi bilseydi, bugün Türkiye’de belki de bambaşka bir siyasi iklimde yaşıyor olurduk.
Dönüşüm ne yönde olurdu, elbette bilemeyiz. Tarihte yaşananları öyle olmasaydı, böyle olurdu diye bugünden tahmin etmenin bir varsayımdan öteye değeri yok.
Ancak şunu biliyoruz:
Seçimde başarısız olan genel başkanların görevi bırakması Türkiye’de de demokratik geleneklerden biri olabilseydi siyasi partilerimizin bugünkü donmuş görüntüleri de olmazdı.
Bakın sadece bir genel başkan değişikliği bile CHP’de neleri değiştirdi.
Genel başkanlık makamını bir kere eline geçirenin ölene kadar o makamı elinde tutması geleneği parlamenter sistemimizi de zehirleyen ve işlemez hale getiren unsurlardan biri oldu.
Bugün de aynı nedenlerle yasama organı görevini yapamaz halde, genel başkanların iki dudakları arasında.
Kılıçdaroğlu gerçekten memlekete ve partisine hizmet aşkıyla doluysa yapacağı şey artık emekli olduğunu söylemek ve kenara çekilmek.
Bunu aslında son Kurultay’da yapmalıydı ama beceremedi. Hâlâ da becerebilecek gibi görünmüyor.
* * *
İslam’ı bunlar mı öğretecek?
Çatalca Müftüsü'nün Volkan Konak’ın ardından “gebermiş” demesi, imam hatiplerdeki eğitimin düzeyi konusunda bir fikir mi veriyor yoksa bu tiplerin tabiatı mı böyle?
Volkan Konak ve Çatalca Müftüsü Ahmet Mehmetalioğlu
Çatalca Müftüsü Ahmet Mehmetalioğlu, rahmetli Volkan Konak’ın ardından yayınladığı mesajda “sahnede gebermiş” dedi.
Bu tiplerin sayısı son yıllarda hayli arttı.
Eski Türkiye’de bu mevkilere gelen din adamları örnek alınması gereken ahlaki meziyetlere sahip insanlar içinden seçilirdi.
Yeni Türkiye’nin dinbazlar camiasında bu tiplerden seçip müftü filan yapmakta çok zorlanıyorlar mı yoksa elini sallasan böyle birine mi değiyor, bilmiyorum.
Bu tablo, imam hatip okullarında ve ilahiyat fakültelerindeki eğitimin düzeyi konusunda bir fikir veriyor mu yoksa bazılarının tabiatı mı böyle, bunu da bilmiyorum.
Bildiğim şu ki kimin iyi kul, kimin kötü kul olduğuna karar verecek olan Allah’tan başkası değil.
Mesela bu arkadaş da bütün canlılar gibi “gebermenin” tadını aldığında, nasıl bir kul olduğuna biz değil Allah karar verecek.
O gün rasgelir de imam “merhumu nasıl bilirdiniz” diye sorduğunda oralarda olursam “ağzı bozuktu” derim diye aklımdan geçirdim.