Gidişattan AK Parti’ye gönül verenler de mutsuz ve endişeli

İBB Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun “yolsuzluk” suçlamasıyla tutuklanarak Silivri cezaevine konulması, adeta toplumsal bir depremi tetiklemiş bulunuyor.

İstanbul’da millet iradesine karşı yürütülen son operasyonların, esas itibariyle İmamoğlu’nu yargı marifetiyle tasfiye ederek cumhurbaşkanlığı yarışında saf dışı bırakmayı hedeflediğini AK Partililer dahil artık herkes biliyor.

Kuşkusuz bu sadece Ekrem İmamoğlu meselesi değil, ülkeyi derin krizlere sürükleyen hukuksuzluğa, adaletsizliğe ve merhametsizliğe karşı toplumsal vicdanın isyan haline dönüşmesidir.

Maalesef İmamoğlu üzerinden sahnelenen hukuk dışı operasyonlar, epey bir süredir ‘tek parti’ dönemini bile aratacak uygulamalarla geniş toplum kesimleriyle bağlarını koparan AK Parti’ye karşı olan güvensizliği daha da derinleştiren sonuçlar üretti.

Mesela Saraçhane’de en ön safta yer alan gençler, sağcısıyla, solcusuyla, muhafazakarı ve milliyetçisiyle Maltepe’de buluşan 2 milyon insan CHP’ye duydukları sempati nedeniyle değil, kendi özgürlük alanlarına yönelen tehditlere karşı tepki vermek için meydanlara koştular.

Hiç lafı dolandırmadan söyleyelim kim meydanlardan yükselen bu sese kulaklarını tıkarsa kaybeder.

Çünkü gençlerin fırsat eşikliğinin ortadan kalktığı, mülakatlarla hayatlarının karartıldığı bu adaletsiz sisteme itirazı var.

Çünkü toplumun hemen bütün kesimlerine tepeden bakan, tehdit diliyle kutuplaşmayı derinleştiren iktidara itirazları var.

Çünkü sessiz yığınların, en küçük iktidar eleştirisi yapanları ve de anayasal protesto haklarını kullanan insanları ‘ihanet’ parantezi içine alarak kötücülleştiren iktidar uygulamalarına itirazı var.

Çünkü sınırsız iktidar gücünü daha da tahkim etmek için, millet iradesine karşı yapılan operasyonlarla ekonomik krizin daha da derinleşmesi sonucunda ekmekleri biraz daha küçülen emeklinin, asgari ücretlinin, dar gelirlinin bu jakoben fanteziye itirazı var.

Özellikle AK Parti’nin yönetim kademesi, tehlikenin farkında değil belki ama bütün bunlar, iktidara ve AK Parti’ye güvensizliğin en bariz göstergeleridir.

DEVA Partisi lideri Ali Babacan’ın bu konudaki sözleri hiçbir analize ihtiyaç bırakmayacak kadar açık ve net: “Demokrasi de hukuk da adalet de dolayısıyla ekonomi de büyük bir saldırı altında. Ve bu saldırıda kullanılan mühimmat, sis bombasıdır. Sayın Erdoğan’ın ekonominin ortasına bıraktığı sis bombasıdır.”

Eminim ki bizzat AK Parti içinde yer alan ve bu partiye gönül veren milyonlar da hukukta, adalette ve ekonomide kaybeden böyle bir Türkiye fotoğrafından son derece mutsuz ve endişelidir. Nitekim bayram süresince görüştüğüm önemli sayıda AK Partili tanıdıklarım, açıktan konuşmasa da alçak bir sesle “İyi bir yere gitmiyoruz” diyerek endişelerini paylaştılar.

Zira ülkesini seven hiçbir bireyin, sırf otokratik bir güç denemesi adına sahneye sürülen ‘siyaset mühendisliği’ senaryoları ile Türkiye’nin hukukta antidemokratik ülkeler ligine düşmesine, ekonomisinin yerle bir edilmesine gönlü asla razı olmayacaktır.

Ama ne hikmetse AK parti iktidarı hem kendisine gönül veren milyonların hem de farklı kesimlerin sesini duymamak için adeta etrafında kale duvarları oluşturmuş bulunuyor. Ne yazık ki kendini hapsettiği bu yankı odasında, kendi sesinden başka bir ses duymuyor, ayrıca duymaya da tahammülü yok.

Daha da vahim olanı etrafında toplanan ‘memur gazeteciler’in her gece televizyonlardaki merdiven altı yorumları ve itibar suikastları eşliğinde sesi çıkan herkesi tutuklayarak toplumsal tepkiyi bastırabileceğine inanması…

Boşuna boykot çağrıları yapılıyor, zaten toplumun önemli bir kesimi kendiliğinden boykot uygulayarak bu ‘memur gazeteciler’in üfürdüğü yalanlara inanmıyor, gazetelerini okumuyor, televizyonlarını izlemiyor. Çünkü bu üfürükçüler, sadece emir tekrarı yapıyorlar o kadar…

Kim ne derse desin bu gidişatın sonu hiç hayra alamet değil. Zira iktidar her gün biraz daha sertleştikçe konuşanlar, anayasal protesto hakkını kullananlar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, demokrasi ve hukuk kan kaybetmeye devam ediyor.

Anlaşılan o ki AK Parti’de hala var olduğunu sandığımız makul siyasetçiler de bu hikayenin iyi bir sona doğru ilerlemediğini söyleyebilme cesaretini kaybetmişler. Belki de biz onlara fazla bir anlam yükledik ve kendi kendimize boş hayaller kurduk…

Şimdi geldiğimiz noktanın özeti şu; AK Parti artık bizim bildiğimiz AK Parti değil, şimdi o koşar adım 1930’ların, 40’ların ‘tek parti’ dönemine doğru ilerliyor. Ve hep birlikte hukukta, özgürlüklerde, ekonomide kaybediyoruz. Herkese geçmiş olsun…