Boykot çağrılarını paylaşan 16 kişi hakkında göz altı kararı verildi, 11’i gözaltına alındı.
Bu yazıyı yazdığım saatteki “skor” buydu.
İstediğiniz kadar boykot talep etmek suç değil deyin, Anayasa Mahkemesi kararını filan tekrarlayın, boş.
İçişleri Bakanı’nın çağrıyı “ekonomik bağımsızlığımıza yönelik darbe girişimi” diye yorumlayışına bakarsanız bu sayının artması mümkün.
İçinde yaşadığımız rejimin karakteri de zaten bu.
Yasalara göre suç olmayan bir eylem nedeniyle birilerine eziyet edilecek, daha fazlası şimdilik ellerinden gelmiyor çünkü.
Sosyal medyada boykot çağrısı ile ilgili paylaşımları tekrarlayanların kaç kişi olduklarını bilemiyorum.
Benim küçük takip listemde bile bu sayının altı yedi misli paylaşım sahibi var.
Toplam sayıyı bilemiyorum dedim ama ben diyeyim 100 bin siz deyin 500 bin.
Belli ki herkesi gözaltına alacak sayıda polisleri, tıkacak nezarethaneleri filan olmadığı için kafalarına göre bir seçim yapmışlar.
Bir-iki oyuncu, bir tutam fenomen, azıcık emekli, çokça öğrenci olsun gibisinden bir bileşim yaratmışlar.
Savcılığın işi de zor tabii.
On binlerce boykot paylaşımcısından hangi birini seçeceklerine nasıl karar verecekler?
Acaba bir kanun mu çıkarsalar: Bundan sonra gözaltına alınacakların yüzde 35’i kadın, yüzde 2’si çok tanınmış sanatçı, yüzde 8’i az tanınmış sanatçı, yüzde 3 üniversite hocası, yüzde 9 ev kadını olacak gibisinden bir kanun!
Ya da bir “gözaltına alınacak kişiler havuzu” oluşturup, o havuzdan bilgisayar destekli kura yöntemiyle yapılacak çekilişle mi gözaltına alınacakları seçseler?
Tabii ne yaparlarsa yapsınlar, sonuç olarak belli bir sayıyı geçebilmeleri mümkün değil.
Hem polis sayısının kısıtlı olması hem de nezarethane olanaklarının yetersizliği rejimin bu konuda elini kolunu bağlıyor olmalı.
Yoksa mesela Ekrem İmamoğlu’nun adaylığı için imza veren 15 milyon kişiyi içeri tıkmayı elbette isterler ama ne yapsınlar, memleketin imkânları bu kadar.
Rejimin temel sorunu da esasen bu.
Kaç kişiyi içeri tıkabilirsiniz?
Milleti artık korkutup, susturma dönemi geçti.
Çünkü korkutarak susturmanın da bir sınırı var.
Fetullahçılarla birlikte iş tuttukları günlerden itibaren bu işi o kadar abarttılar ki hepimizin derisi kayış gibi oldu, kimse korkmuyor.
Yetersiz de olsa, otokratik yönetimi dengeleyecek mekanizmaları olmasa da demokrasinin sonucu bu.
Azıcık bile olsa muktediri ürkütmeye yetiyor ve bir dereceye kadar elini kolunu bağlıyor.
Onun için bu rejim hızla bir kavşağa yaklaşıyor.
Kavşağın bir tarafı Esad türü rejimlere çıkıyor.
Baktın gaz sıkarak, cop vurarak olmuyor, sallıyorsun varil bombalarını milletin üstüne.
Bunun ağır sonuçları var tabii.
Çünkü sonunda emek emek biriktirdiğin parayı harcayacak ülke de kalmıyor elde.
Sokaklara paramiliter güçlerini salıp, susturmaya kalksan onun da maliyeti var ve millet çok acı çekse de o maliyet eninde sonunda iktidar tarafından ödeniyor.
Ne yaparsan yap, eşkıyalıkla dünyaya hâkîm olunamıyor.
Ya da durup bir nefes almak ve “ben ne yaptım da bu işi bu noktaya getirdim” diye düşünmek var.
Bu tür rejimlerin en zor karar anı yani.
Memleketimiz siyasal İslamcılarının “pragmatik” oldukları söylenir.
Benim kişisel gözlemim şu ki bu pragmatizm daha çok küçük hesaplarla ilgili oluyor.
Bu konuda işe yarayacağını sanmıyorum.
Gördüğüm o ki seçime kadar böyle gideceğiz.
Rejimin, muhalefete karşı uyguladığı şiddet, dalgalı bir seyir izleyecek ama hiç bitmeyecek.
Çünkü o eşik aşıldı.
Bundan sonra “durmayalım, düşeriz” telaşıyla geçecek ama o sandık sonunda milletin önüne geldiğinde bütün bunların bir bedelinin olduğunu göreceğiz.
Beni düşündüren şey muktedirin de bunu bizim kadar biliyor olması.
O sandığın milletin önüne bir daha hiç getirilmemesi aklından geçiyor mudur dersiniz?
* * *
Bahçeli’nin sağlığından müjdeli haber
Bahçeli, taraftarlarına her gün kahve içmesi, eti, sütü, sebzeyi, meyveyi masalarından eksik etmemesi için çağrı yapsın. Hem son Türk devletinin milli güvenlik sorununun önüne geçilmiş olur, hem de iyi beslenen o camianın ömrü uzar
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli
Devlet Bahçeli’nin sağlığı mükemmel bir hızla düzeliyor. Geçen günkü yüreklere su serpen açıklamasının ardından dün de eski sağlıklı günlerini hatırlatan bir çıkış yaptı.
Boykotun bir “milli güvenlik tehdidi” olduğunu söyledi.
Yani rejimin küçük ortağına bakarsanız Türkiye tam anlamıyla bir hasta adam.
300 bin gofret satılmadan raflarda kaldı diye milli güvenliği tehlike altına giren, kim bilir belki de satın alınmayan gofret sayısı 500 bine çıksa Yunanistan tarafından işgal edilecek bir ülke!
Düşünün artık, Recep Tayyip Erdoğan bu ülkeyi 23 yıldır nasıl yönetmiş ve ne hale getirmiş ki raflarda kalan püskevitler bile ülkeyi göçüp gitmenin eşiğine getiriyor!
Benim Bahçeli’ye önerim, taraftarlarına haber salsın: Her bir destekçisi bundan sonra her gün beş gofret alsın, yesin. Her biri mutlaka Espressolob’a gitsin, en azından birer latte içsin.
AKP’liler de onlara katılırsa daha da iyi sonuç almaları mümkün.
Eti, sütü, sebzeyi, meyveyi masalarından eksik etmesinler.
Çünkü kendi iddialarına göre Türkiye’de sayıları çok olanlar onlar.
Azınlık dedikleri insanların boykot edip tüketmediklerini, onlar tüketsinler.
Her biri tüketimini üçte bir oranında arttırsa hem son Türk devletinin milli güvenlik sorununun önüne geçilmiş olur, hem de iyi beslenen o camianın ömrü uzar.
Boykotçuların da zaten açlıktan kadidi çıkar, sandıkları okulların yüksek katlarına koyarsanız çıkacak takatleri olmaz, seçim de çantada keklik olur.
Tabii küçük bir sorun var ki milletin önemli bölümü zaten parasızlıktan bu mallara mecburen boykot uyguluyor.
Etin tadını unutanlar parti kursalar, TBMM’yi tek başlarına doldurabilirler.
Acaba Erdoğan’ın ekonomiyi bu hale getirip, milletin alım gücünü düşürerek doğal boykotçu yapmasının nedeni, GOP Eş Başkanı olmasının ona yüklediği gizli bir sorumluluk muydu?
Amaç Türkiye’yi güçsüz düşürüp, parçalamak mıydı?
Komplo teorilerine inanmam, bu hesapları Devlet Bey daha iyi bilir: 2 ile 7’yi çarparsan, 14 eder, 1 + 4, 5 sonucunu verir. 5’ten 3 çıkarınca 2 Nisan tarihine ulaşırsın. Bütün bunların hiç mi anlamı yok ey ahali!